11 Ekim 2016 Salı

Bekle beni İstanbul

Biz İstanbul'u terk edeceğiz.

İstanbul'da yaşam benim için artık, çok değer vererek aldığın, alana kadar çok uğraştığın ama artık rafta unutulmuş bir cihaz, bir alet, atıl duran bir şey yani.Potansiyelleri ile orada duruyor ama bazı sebeplerden ki bu sebepler de çok önemli, kullanılmıyor. Taksitleri ödenmeye devam ediyor. Aletin aylık sigorta ödemeleri devam ediyor. Ama kullanılmıyor.

Ve biz bırakıyoruz. 9 ay sonra 2017 haziranında İstanbul'u bırakıyoruz. Eminiz ki Sinop'da yaşarken İstanbul'un tadını daha çok çıkaracağız.

Sinop'a taşınma kararı sadece İstanbul'dan sıkılmayı veya bu şehrin zorluklarını içermiyor.

Ama konumuz İstanbul .

Trafik aman allahım. İşe gidiş gelişim günlük en iyi ihtimalle 2,5 saat trafik anlamına geliyor. (Yakında iş yeri taşınacak, süre 4 saate çıkacak) 2,5 saatlik hesapla yılda yaklaşık 660 saat ediyor. Yani 28 gün. Yılımın 1 ayı trafikte geçiyor.

İstediğin şeye hemen ulaşabilmek! Her hangi bir şey satın almak istiyorsan, ders almak istiyorsan, bir uğraşın varsa İstanbul'da her şey var, kabul. Birincisi artık satın almak istediğin şeyi internetten alabilirsin. Zaten İstanbul'da oturup çinden alış verş yapan biri oldum. Bu anlamda İstanbul değerini kaybetti. Peki ya bir gün çello dersi almak istersem :) Aman tanrım Sinop'da çello hocasını nasıl bulurum!

Diyelim ki gerçekten böyle az bulunur bir konuda ders almak istiyoruz. Emin olun çok pahalı. İstanbul'da siz de para kazanıyorsunuz. İstanbul'da yaşamak o kadar pahalı ki, futbolcular der ya sahada olan sahada kalır diye aynı hesap İstanbul'da kazanılan İstanbul'da kalır. Hayatı devam ettirebilmek için veya korkularına sigorta olması için kazandığın parayı böyle bir pahalı uğraşa ayırmayacaksın. Yine de bir gün hiç bir yerde ulaşamayacağını zannettin bir istanbul imkanı seni buraya hapsediyor. Ayrıca gerçekten zor bulunur bir uğraşa ilgin varsa iki ihtimal vardır. Ya kısa bir süre heves edip bırakacaksın. Ya da içindeki istek ve şevkle dağın tepesinde de olsan yapacaksın. Ha bir de artık internetten her türlü bilgiye ulaşılıyor.

Sağlık...Acaba bizi İstanbul mu hasta ediyor? Bu kirlilik ve stres. Özel sağlık kuruluşlarına gitmeyi keseli 2 yıl oluyor. Fark ettim ki; zihnimize "ya tahmin ettiğinden daha fazla hastaysan" korkusunu salarak dünya tahliller, testler yapıyorlar. Acaba maksat sağlık işletmelerinin daha fazla para kazanmasını sağlamak mı? Bana göre öyle. 2 senedir devletin verdiği aile hekimine gidiyoruz. Valla yetiyor. Yetmenin ötesinde memnunuz yahu. 2 defa sanırım hastaneye gitme ihtiyacı hissettik.

Sorun şu sırf daha iyi sağlık kuruluşları var diye bir ihtimal uğruna bu stres çekilir mi? Her an iyi bir hastaneye ihtiyaç duyarım diye hasta olmayı tercih ediyoruz bu durumda. Ayrıca hastane lazımsa atlarsın bir araca Samsun dibinde falan filan. Her yere yakın büyük bir sağlık kuruluşu vardır.

Eğitim. Bu konuyu özetleyeceğim. Tek başına bir yazı konusu olmalı. Ben Sinop'da büyüdüm. Her küçük şehirde büyüyen kişi yaşamıştır, sınıf arkadaşların her kesimden ailenin çocuğudur. Şehrin avukatının, pazarcısının, çiftçisinin, memurunun, doktorunun çocuğu aynı sınıftadır. Aynı sırada oturur. Bu sınıf ayrımı olmayan ortam aslında çocukların ilerde karışacakları sosyal ortamın küçük bir simülasyonudur ve çok sağlıklıdır. Maddi zorlukları olan bir çocukla empati yapmayı, yardımlaşmayı öğrenirsiniz. Bazen çocuklar hata yapar, durumu olmayan çocuğu kırarlar, ya da tersi yaşanır. Ama bunlar bence yaşanması gereken ve baş etmesinin öğrenilmesi gerektiği duygular.

Şehirler nasıl! Önce kantonlara ayrılmış durumdayız. Kantonların içinde de maddi durumlara göre okulları ayrıştırmış durumdayız. Eğitim, kültür ve maddi bakımdan düşük çevrenin çocukları içinde bulundukları durumdan çıkacak fırsatı bulamıyorlar. Kanıksamış oluyorlar ve hayatlarını değiştirecek rol modellere ulaşamıyorlar. Eğitim ve maddi düzey belli bir seviyenin üzerindeki çocuklara da son derece gerçekçilikten uzak, aşırı hijyenik, kontrollü bir çevre yaratıyoruz. Bu da onların zorlu hayata karşı olan savunma mekanizmalarını geliştirmiyor. Bu sürdürülebilir bir sistem değil ve ben de böyle bir ortamda çocuğumu büyütme istemiyorum. Özel okul problemlerini başka bir yazıda yazacağım.

Efendim büyük şehirde her bir türlü imkan var. Üniversitede öğrenciyken iki tip öğrenci gözlemlerdim. Okul hiç bir imkan sağlamıyor diyen ve şikayetten başka bir şey üretmeyenler, bir de imkanı yaratmak için direten, çaba sarf edenler. Bence imkanı nerede olursan ol yaratırsın, yeter ki iste. Bunu okuyanların sen Sinop'a git de ondan sonra görüşürüz dediklerini hissediyorum. Benimki bir temenni ve beklenti. Belki bir şeylere de gerçekten ulaşamayacağız. Bir şeylere de ulaşamayalım canım.

E geri kalan İstanbul zaten hep ertelenen İstanbuldur. Sonra gidilecek tiyatrolardır, sanat etkinlikleri dir. Sonra gezilecek semtler, tarihi mekanlardır. Sonra uğranacak boğaz kenarı, sonra yapılacak şeylerdir hepsi. O zaman İstanbul'a tatil yapmaya gelinse de sadece bunlar yapılsa mesela... O zaman bekle beni İstanbul ben geliyorum.

Sevgiler
Cengizhan Kaptan


23 Aralık 2015 Çarşamba

Hayatımda ilk kez horoz kestim!


2010 yılında kuzu yememeye karar vermiştim. Yaşamdan nasibini almamış hayvanların tüketilmemesi kararıyla. O zamandan beri kuzu yemiyorum.

2 seneyi geçti tavuk da yemeyeli. Yani bir lokantada fark etmeden yediysem ayrı bir konu da bilinçli olarak 2 seneyi aşkındır yemiyorum. Bir market tavuğu yumurtadan çıktıktan 45 gün sonra kesilir. Bu sürede bir tavuğun yenecek kadar büyümesi mümkün değil her şeyden önce. Güneş görmez, çiftleşmez, toprağa basmaz, eşelenmez ve yaşamın daha bir çok doğal hak olarak sunduklarından faydalanmadan soframıza gelir.

E tavuk yemeyi de seviyoruz. Hayatımızın sonuna kadar yemeyelim mi? Biz de Yaklaşık 1 dönümlük alanda 50'ye yakın tavuk yetiştirdik. Yakında bu alanı 2,5 dönüme çıkarıp tavuk sayısını da 200'e çıkaracağız. Bol bol gezecek alanları var.

Neyse efenim yazı başlığıma dönecek olursam. Evet doğru bir horoz kestim.

Horozların sayısı oldukça fazlaydı. Bir kümeste çok fazla horoz problem oluyor. Zira arkadaşlarda tek eşlilik henüz gelişmemiş. Horoz popülasyonunu azaltmak için bir kısmını satılığa çıkardık. Bu arada horozlar 9 aylıktı. Yani standart bir market tavuğundan 6 kat daha fazla ve doğal şartlarda yaşadılar. Ek bir bilgi, bu hafta sonu kasapla muhabbet ettim. Reyondaki gezen tavuk olarak sattığı hayvan 90 günde yetişiyormuş. Mümkün mü? Bizim kestiğimiz 9 aylıktı yenebilir hale henüz gelmişti.

Tavuğu yiyecekesem canını almanın ne/nasıl olduğunu hissetmeliyim, temizlemesini bilmeliyim diye düşünüyorum. Kesme işlemi zor olmadı açıkçası. Kuzenim diğer satılan horozları kesti önce. Onu izledim. Gördüğüm aşamaları en az kuzenim kadar hassas bir şekilde uygulayarak horozu kestim. Duraksamadım. Çünkü durduğum anda yapamayacağımı biliyordum. Kararlı ve kendinden emin hareketlerle bir doğa adamı gibi horozun canını aldım. Sonra annemin yardımıyla hepsini temizledim.

Bir market tavuğu yiyecek kadar cani değilim.

Birileri kessin, önümüze koysun davranışı kafamızı deve kuşu gibi kuma gömmek tam anlamıyla. Bu kesim işleminin de insanın vicdanında nasıl bir his yarattığını bilmek gerekiyor. Bir makinenin dakikada yüzlerce tavuğu kesip yemeğe hazır hale getirmesi de ahlaklı ve vicdanlı değil. Bir tavuğun yarattığı hissiyat ile yüzleşmek, binlercesinin aynı günde kesildiği işlemin parçası olduğu bir sistemden biraz daha uzaklaştırdı beni.

Bu horozu henüz yemedik. Ama 2 sene sonra, sonunda vicdanım rahat bir tavuk yiyeceğim.

Sevgiler
Cengizhan Kaptan






28 Mayıs 2015 Perşembe

Seçim Şeysi

Seçim Şeysi - 3 adımda oy çalma yöntemi1987 genel seçimleri, 5 yaşımdaydım. 5 yıl sonra okuyacağım okulda ve sınıfta...

Posted by Uğur Cengizhan Kaptan on 27 Mayıs 2015 Çarşamba

18 Şubat 2015 Çarşamba

Çocuk Yetiştirememenin Sırrı


10 Şubat 2015 Salı

Bebek odası hazırlamak


5,5 yıl önce oğlumuz annesinin karnındayken karyolasını kendim yapmaya karar verdim. Ama kolları sıvayınca neden diğer eşyaları da kendimiz yapmayalım diye düşündük. Sonra odanın boyaması ve yerlere parke döşeme fikirlerini de gerçekleştirmeye karar verdik. Sonunda gururla hatırlayacağımız bir oda ortaya çıktı. Bu odayı 2 yıl keyifle kullandı Alp. 1 yaşını geçtikten sonra, daha yeni yürümeye başlamışken eve gelen misafirleri odasına götürüp onlara duvardaki balıkları gösterirdi. 2 yaşından sonra başka bir eve taşındık. Mobilyaları kulandık ama duvardaki boyalar ve parkeler maalesef anı oldu :)


Aslında dışarıdan göründüğü kadar zor değildi. Hem de kendi odamızın ölçülerine göre yapıyorduk, kendimiz yaptığımız için kusurlar gözümüze batmıyordu, fonksiyonellik anlamında aklımızdan geçen her şeyi uygulama şansı bulduk.

Bit pazarından bulduğumuz şifonyer ve berjer koltuğu hayata geri döndürmek en keyifle yaptığımız işlerden biriydi. Yaptığımız bir çok şeyi internetten öğrendik. Koltuk kaplamak, parke döşemek, geçme köşeler yapmak vs.

Ucuz mu oldu? Hayır. Bu ilk odayı para kaygısıyla yapmadık. Tamamen keyif işiydi. Malzemeden çok araç-gereçlere paramız gitti. Yani ikincisini yine aynı yöntemle yapsak bu kadar pahalıya gelmeyecekti. Bu arada ben de biraz fırsattan faydalanmış olabilirim :) Hazır hanım da alacağım aletlere ses çıkarmıyorken. 

İkinci oda deneyimimizden sonra anlıyorum ki aletleri ve karyolanın ahşaplarını Bauhause'dan almak en büyük hatam olmuş. İkinci odayı yaparken İkitelli Keresteciler Sitesi'ni keşfettim. 

Şimdi ikinci bebeğimiz Asya yolda. Alp ve Asya en az 3-4 yıl daha aynı odada kalacaklar. İlk odanın çok zaman alması sebebiyle bu sefer hazır almaya karar vermiştik. Bu yüzden aynı odanın paylaşılacağı ve maksimum oyun alanının yaratılacağı çocuk mobilyaları bakmaya başladık. Mobilyacıları dolaştık. Çok hoşumuza giden mobilyalar oldu. Ama hoşumuza gitmeyen birçok şey vardı.

İhtiyaçlarımızı belirledik
  1. Maksimum oyun alanı yaratmak istiyorduk.  Bu yüzden odayı daha çok dikine kullanmak istedik. Yatağı yukarı taşımak, altının oyun alanı olması gibi.
  2. 2 sine ayrı ayrı kişisel alan yaratmak istiyorduk.
  3. Uygun fiyata mal etmek istiyorduk.
  4. Hayal gücünü geliştirecek özellikleri olmalıydı. Tırmanmak, odaya yukarıdan bakmak, üst katın bazen kale veya gemi olarak hayal edilebilmesi.
  5. Fonksiyonel olmalıydı, büyüdükçe oyun alanları çalışma alanına dönüşebilmeliydi.
  6. iki çocuk da yukarıda yatma şansına aynı anda erişsinler istiyorduk.
Mobilyacılarda hoşumuza gitmeyen şeyler,

  1. Pahalıydılar. Bir ranza ünitesi (yani iki karyola eder), içinde gömülü gardrop, ve çekmeceli merdiven 3600 TL'den başlıyordu. 
  2. Elinden ahşap işi gelen biri olarak dikkatle baktığımda lego gibi suntaları bireleştirmekten başka işçilik yoktu.
  3. Tek ünite alabilecektik. Bu durumda bir çocuk dönüşümlü de olsa altta yatmak zorunda kalacaktı.
  4. odamıza sığmıyordu, bize özel tasarım yapılması gerekiyordu. 

Bu ihtiyaçları karşılayacak mobilyalar yaklaşık 7.000 TL tutuyordu. Mobilyacılardan çıktığımızda kaba tahminle 5 tabaka sunta kullanacağımızı hesapladık. Eve gelip internetten sunta tabakası fiyatlarına baktık. 1 sunta tabakası (320 cm x 180 cm) 120 TL - 200 TL arasında kalitesine göre değişiyor. İstediğiniz renkte suntayı istediğiniz ölçülerde kesip veriyorlardı. 5 tabaka en ucuzunu alsak 600 TL eder. birleştirme aparatları vs 1000 TL yi geçmeyeceğini düşündük. Arada inanılmaz fiyat farkı vardı. Mobilyacıların sitelerini inceleyerek kendi ihtiyaçlarımıza uygun modeli çizdik. Bu kısım biraz tartışmalı ve uzun sürdü :) Ben biraz hayalperestim, eşim daha çok fonksiyoncu. Neyse sonunda uzlaştık. Çizdik, biçdik ve gerçekten 5 tabaka sunta, ile bu işi bitirdik. menteşeler, minifiksler, hesaplayamadığımız, pvc bantlama, cnc ile yuvarlak kesimler ve daha bir çok şey ile birlikte 1500 TL maliyetle 2 çocuğa iki farklı üniteyi tamamladık. Videosu da yolda. Yakında paylaşırım. 

Sevgiler
Cengizhan





10 Kasım 2014 Pazartesi

İsimsiz


İsimsiz

2003 yılı muhtemelen aylardan Eylül’dü, ikinci annemiz o zamanın öğrenci dekanı Nesrin hoca beni aradı. Acil gelmemi istiyordu. Atatürkçü Düşünce Kulübü başkansız kalmış, kurulduğundan beri de zaten 1-2 üyesi olmuş. Kulüp kapatılacak, böyle bir kulüp kapatılamaz başına bir grup arkadaşını topla geç dedi. İlk seçtiğimiz başkan başka biri idi, bir kaç ay sonra başkanlığı da bana bıraktı, ekipten ayrıldı. İyi bir ekip kurduk. Kitap kampanyaları, flim gösterimleri vs. güzel işler de yaptık.

Benim ilk dikkatimi çeken sorun Atatürk körlüğü idi. Yani hayatımız boyunca güne onunla başlamak, tahtanın hemen üstünde devamlı bir fotoğrafının olması, sınıfın bir köşesinde hep tozlanan, burada ne yazıyormuş diye merak uyandırmayan görev bilinci ile hazırlanmış bir köşesinin olması, nerede kaç yılında doğdu, annesi kimdi ezberin varsa ilk görevi tamamlamış olmak, ulu önderin ne demek olduğunu bilmeden ulu önderi Atatürk olarak öğrenmek, ezberler, klişeler...

Sonunda panonun bir köşesine içinde Atatürk geçen bir kampanya afişlerini astığınızda, o afiş panoda ilk günden beri duruyordu ve tarihi çoktan geçti etkisi yaratıyor. Atatürk yani işte orada, hep duruyor işte. Doğduğunuz evde yıllardır duvarda duran resmi kaldırınca varlığını fark etme durumu oluşturmuş gidiyor.

Alp’i anaokuluna yazdırdığımızda okul sahibi sınıfları gezdirirken Atatürk köşesini gururla gösterdi. “Çok şükür hala milli eğitim bakanlığı zorunluluğu” dedi. Bense Alp’in Atatürk’ü tanımasındaki en büyük engeli o Atatürk köşesi olarak görüyorum.

Kulübün başkanı iken aklımda ciddi bir atatürkçü düşünce tanımı yoktu. Kendime göre bir yuvarlak cevap bulmuştum, soran olursa idare ediyordum. Tabi başkanlık sorumluğu ile okudum okudukça bir tanım yapabilme şansım oldu;

Sizi var eden çevreniz, alışkanlıklarınız, ailenizin yaşam tarzı ve bütün dış etkenler size bir varlık dairesi oluşturur. Kendi varlığınızın dairesi. Çocukluğunuzdan beri ezberlediğiniz bir şeyin yokluğunu veya yıkılması gerektiğini söyleseler üzerinizde annenize sövmüşler gibi etki bırakır. Dairenin dışına çıkmak sizi korkutur. 

En katı tabularla yoğurulmuş bir osmanlı subayının kendisini var eden gücü yok etmeyi hayal etmesi için ciddi bir iç muhasebe yaşaması gerekir. Önce kendi varlık tanımını yapması, yaşamdaki hiç bir tabudan korkmadan üzerinde gitmesi, varlığını sorgulaması gerekir. Atatürkçü düşünce bütün tabuları paramparça etmektir, gerektiğinde Atatürk tabusunu bile. Atatürkçü düşünce Atatürk ilke ve inkilaplarını değiştirebilme cesaretini gösterebilecek iç olgunluğa ulaşmaktır. Körü körüne Atatürk’ü savunmak değil, Atatürk’ü hatalarını da tanıyarak anlamaya cesaret etmektir. Değişime ayak uydurmak, değişmekten korkmamaktır.  Varlık dairenizin sınırlarını şeffaf ve geçirgen yapmaktır

10.11.2014
Sevgiler

Cengizhan

22 Ekim 2014 Çarşamba

Favizm



Oğlum 4,5 yaşında. Şu anda hasta, iki gecedir başında nöbetteyim. Açıkçası korkmuyorum.

Neden korkmuyorum?

Siz hiç favizm nedir duydunuz mu? G6PD eksikliği de deniyor. Ben bir favizm hastası olarak 32 yaşıma geldim. Favizm özetle kan şekeri metabolizmasında olması gereken bir madde vücudunuzda ya hiç olmuyor ya da yok denecek kadar az oluyor. Adı favadan gelir. Yerel adıyla kara bakla. Favizm hastaları karabakla yedikleri zaman sarılık oluyorlar. Ama kara bakla gibi size sıkıntı yaratacak bir çok ilaç ve antibiyotik var. Soya fasulyesi, kırmızı şarap, ameliyata girerken verilen narkozun da sıkıntı çıkardığı literatüre geçmiş. Her alınan gıda veya ilaç her favizm hastasında aynı etkiyi gösterecek diye bir şart yok.

Abimin doğumunda fark edilmiş. Annem korkudan bizi hiç ilaç vermeden büyüttü. Tüm antibiyotik gerekli hastalıkları kocakarı ilaçları ile atlattık. Şimdi oğlum hasta ve zırt pırt doktora gitmek içimden gelmiyor açıkçası. Bütün sorunları bu kimyasallarla çözmeyi de doğru bulmuyorum. O yüzden bu yazıyı yazmaya karar verdim. Hangi durumlarda ne yaptığımızı bir sıralayayım;


  • Yüksek ateş : Eklem yerleri ve alın sirkeli su ile sık sık silinir, bu noktalara konulan bezler sık sık değiştirilir. Bu yöntemle ateş çok indirilebiliyor ama çok da indirmemek lazım. Çünkü vücut, sıcaklığını artırarak o sırada olumsuz giden bir şeyle mücadele ediyor.  Ama 40 üstü sıcaklık da beyin için tehlikeli. Bu durumda 39 da müdahale ediyorsunuz. 39 üstü bir anda 40 lara gidebilir. 38 lerde müdahaleyi durduruyorum.
  • İshal : Kahve telvesi. Bunu içmek çok zor ve mide bulandırıcı. Bir tatlı kaşığı türk kahvesine limon sıkıp macun gibi yapıyoruz. Hatta hap gibi top top da yapılabilir. Çocuklar içmekte çok zorlanıyor. Ağızda telve bir anda dağılıyor. Bu yüzden çocuklara telvenin suyunu içiriyormuşuz. Ben bu yöntemi hatırlamadığım için  Alp'e kocaman bir telve topu yaptım. Çocuk yutamadı ve kustu. 
  • Karın ağrısı: Anneannem sobada tuğla ısıtır, havluya sarar karnı ağrıyan çocuğun karnına koyarmış. Annem de ütüyü ısıtır, havluya sarar, karnımıza koyardı. Bir de popomuzun altına aynı şekilde ütü konurdu. İki yükselti arasına havluya sarılmış ütü ters olarak konur bunun üzerine oturursun. 
  • Nezle, sinüzit : Ceviz kabuğu kaynatılır. Buharına durursunuz, havluyu başınızın arkasından sarkıtarak çadır gibi buharı havlunun altına hapsedersiniz. Burnunuzun akışını hızlandırır, sinüsler şişmiş ve burnunuz akmıyor, nefes alamıyorsanız aynı şekilde burnunuzun akmasını hızlandırır. Mutlaka ıhlamur, tarçın, meyan kökü ve zencefil demlenir içilir.
  • Grip: Ihlamur, tarçın, meyan kökü ve zencefil demlenir içilir. Genelde kışın grip olurdum o yüzden portakal ve greyfurt suyu içirirdi. Bol naneli yoğurt çorbası da bu hastalıkta sıklıkla yapılırdı.
  • Bademcik şişmesi: Bu sorun beni her sene 1 hafta yatırırdı. Yukarıda saydığım grip, nezle de yapılan her şey uygulanırdı. Ama bu hastalıkta annemin bir voltran kılıcı vardı. Voltran dememin sebebi şu; hep bunu uygulamayı unutur, son anda aklına gelirdi. Bu yazacağım tam bir kocakarı yöntemi. Bir limon yarıdan kesilir. Kesik yüzeyine bol bol toz şeker dökülür. Anneannem limonun şekerli kısmı yukarıda kalacak şekilde köze oturturmuş, annem limonu çatalla uzaktan tutarak tüplü ocağın ateşine tutardı. Bir süre sonra limonun kesik kısmından sularının kaynayarak şekerin içine doğru fokurdadığını görürsünüz. Şekerin tamamı eridikten sonra bir tülbente bu limonları 20 cm aralıkla sarar sonra da şekerli kısımlar bademciklerin üzerine gelecek şekilde boğazıma sarardı. Bu uygulamanın ertesi günü iyileşirdim. 
  • Mide bulantısı: Nane-limon kaynatılırdı. Annem bu karışımı şeker ile tatlandırırdı ama evlendikten sonra gördüm ki eşim tuz koyuyor. Açıkçası tuzlu nane limon daha çok hoşuma gitti. 
Aklıma gelenler bunlar. Bademciklerim şiştiğinde iyileşmem 7-8 gün sürerdi. Şimdi çok seyrek hastalanıyorum. Alp şu anda yanımda ishali var, 38 derece ateşi var. Ama ben de pek korkmuyorum. Doktorun verdiği ilaçlara ek olarak alet çantamda bir sürü iksirim var :)

Sevgiler
Cengizhan